26/5/2008 · Kategori: bilim
Kök hücre tedavisi, anne karnındaki sorunlu bebekler ile kısırlık ve erken menopoz tedavisinde de kullanılmaya başlandı.
Kök hücre tedavisiyle artık anne karnındaki sorunlu bebeklere müdahale edilebiliyor. Annenin kemik iliğinden alınan kök hücrelerle yapılan tedavi, metabolik bozukluklarda ve bağışıklık sistemindeki sorunlarda kullanılıyor.
Bu tedavi seçeneği şimdilik Amerika ve Avrupa’da uygulanabiliyor. Yale Üniversitesi’nde 3 yıl görev yaptıktan sonra Türkiye’ye dönen İstanbul Tıp Fakütesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi, Kök Hücre ve Gen Tedavisi Derneği Başkanı Prof. Dr.Erkut Attar, anne karnında kök hücre tedavisi gören ve sağlıklı doğan birçok bebek olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor.
ANNE KARNINDAKİ BEBEĞE KÖK HÜCRE TEDAVİSİ
“Metabolik problemin anne karnında giderilmesiyle fetus normal gelişimine devam edebiliyor. Bağışıklık yetmezliği sendromunun da kök hücrelerle tedavi edilmesi yolunda çalışmalar var. Bu yöntemlerle sağlıklı doğan bebekler var. Bu hücreler ya bebeğe kordon kanına enjeksiyonla veriliyor. Ya da fetusun immün sistemle ilgili dokuların içine naklediliyor.”
Araştırmalar kök hücre tedavisinin anne rahmi içinde yapılmasının önemli yararları olduğunu gösteriyor. Prof. Dr. Erkut Attar, tedavinin özellikleriyle ilgili şu bilgiyi veriyor:
“Rahim içinde yapılmasının avantajları var. Bebeğin henüz bağışıklık sistemi tamamen gelişmediği için bu bebeklerde verdiğimiz kökhücrelerin uyum sağlama şansı çok daha yüksek. Dolayısıyla daha az hücreye gereksinim var. Rahim içinde yapılması hastanın tedavisinin erken başlaması nedeniyle de ayrıca avantaj içeriyor.”
KISIRLIK TEDAVİSİNDE KÖK HÜCRE
Her 100 çiftin 15’inin sorun olan kısırlığın kök hücrelerle tedavi edilebilmesi için yapılan bilimsel araştırmalar Türkiye’de de devam ediyor. İstanbul Tıp Fakültesi, Teksas Üniversitesi ile erken menopoz ve kısırlık tedavisi için yumurtalık dokusundan kök hücre elde etme çalışmalarını birlikte yürütüyor. Prof Dr. Erkut Attar, yaptıkları çalışmaları şöyle özetliyor:
“Bizim yürüttüğümüz çalışmalar özellikle kısırlık alanında. Daha çok ‘sperm öncü hücrelerinden sperm geliştirebilir miyiz’ sorusuna cevap arıyoruz. Acaba anneden ya da bir başka vericiden elde ettiğimiz kök hücrelerden acaba yararlanıp ‘erken menopoza bir çare bulabilir miyiz’ sorusuna yanıt arıyoruz. Çünkü bizim en çok sorunla karşılaştığımız konular bunlar.Klasik tedavilerle buna yanıt alamadık şu ana kadar. Özellikle sperm bulunamayan, yumurta bulunamayan olgularda yapılıp yapılamayacağı araştırılıyor.
Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar kök hücrelerden yumurta ve sperm elde edilebildiğini gösteriyor. Fakat görünen o ki, bu çalışmaların daha çok yol kat etmesi lazım. Biz erken menopoz konusunda da çalışıyoruz. Yumurtalık dokusu içinde kök hücreler var. Bu yumurta öncü hücrelerinin aktive edilmesiyle birlikte erken menopoza bir çözüm getirilecek gibi görünüyor. Hayvan deneyleri son derece başarılı. Yumurta etrafındaki destek hücrelerinin nakliyle veya kök hücre nakliyle yumurtalık dokusunun uyarıldığı gösterildi. Dolayısıyla bu çalışmaların ileride insanda kullanılması çok büyük bir olasılık.”
KADIN KISIRLIĞIYLA İLGİLİ GELİŞMELER
Bilim adamları hem kadın, hem de erkek kısırlığı üzerindeki çalışmalarını sürdürüyor. Araştırmaların geldiği noktanın şu an aynı düzeyde olduğunu belirten Prof. Dr. Erkut Attar, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Erken menopoz olgularında daha çabuk sonuç alınacak. Çünkü yumurtalık dokusu daha kolay ulaşılabilir bir doku. Kök hücre çalışmalarının kadın infertilitesindeki bir diğer kullanım alanı da rahimdeki bazı yetersizlikler. Rahimdeki bazı yetersizlikler nedeniyle embriyonların yapışma sorunu olabiliyor. Örneğin kürtaja bağlı olarak rahim içi dokusu bozuluyor. Acaba kök hücre nakli ile rahim içi dokusu tekrar rejenere olabilir mi sorusu araştırılıyor. Yapılan araştırmalar rahim içindeki hücrelerin yetersizliğinin bu tür destek tedavileri ile giderebileceğini gösteriyor. Kemik iliği nakillerinde kullanılan kök hücrelerin rahime de gittikleri ve rahimin gelişmelerine katkıda bulundukları gösterildi. Erken menopoz yönünden bir adım daha ilerde olacağız. Fakat kök hücrelerden yumurta elde etmek konusunda daha gidilecek yol var gibi görünüyor. Ama öncü hücrelerin kullanımı ile sperm elde etmek sanki biraz daha çabuk olacak.”
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
26/5/2008 · Kategori: bilim
The Guardian’da yer alan bir haber, dünya güvenliğine çok farklı bir açıdan -uzaydan- bakıyor. İşte tam sayfa haberin başlığı: ”Adı Apofis. Eni 390 metre. Ve 31 yıl sonra, dünyayı vurabilir”
BBC -Guardian, Mısır mitolojisinde kötülüğün simgesi tanrı Apofis’in adı verilen göktaşının dünyayı vurması riskinin bilim adamlarını harekete geçirdiğini bildiriyor.
Gazetenin alıntıladığı Nasa bilim adamlarına göre Apofis’in dünyaya çarpışı, Hiroşima’ya atılan atom bombasından 100 bin kat daha büyük bir güç ortaya çıkartabilir. Araştırmacılara göre böyle bir olasılığın yerle bir edeceği binlerce kilometre kare alan ve üzerinde yaşayanların durumu bir yana, asıl tehlike atmosferi kaplaması beklenen toz bulutunda yatıyor.
Guardian, bilim adamlarının bu tip bir göktaşının dünyaya çarpmadan yönünün değiştirilmesini sağlayacak teknolojinin geliştirilmesi için acil çağrılar yaptıklarını yazıyor. Bu çağrılarda özellikle vurguladıkları nokta ise; ‘Zaman daralıyor’.
Guardian’ın görüşlerini aktardığı araştırmacılar, muhtemelen bir füzeyle gerçekleştirilecek göktaşından korunma stratejisinin planlama-deneme ve uygulama aşamalarının yıllar alacağını söyleyerek, çalışmalara hemen başlanmasını istiyorlar.
Topics: Bilim ve Teknik | No Comments »
By admin | April 22, 2008
Dünya patlama ile aniden oldu
ABD’nin Colorado Üniversitesi’nden yerbilim uzmanı Dr. Stephen Mojzsis, dünyanın sanılandan erken soğuduğunu ve hayatı ‘rahminde oluşturmuş’ olabileceğini söyledi.
Dr. Mojzsis’a göre, batı Avustralya’da Jack Hills bölgesinde tortul katmanlarında bulunan zirkonyum ve hafniyum elementleri, erken soğumanın olduğunu gösteriyor ve 4.4 milyar yaşındaki tektonik levla kalıntıları kanıt oluşturuyor.
Dünya ateştopundan soğurken, tektonik levhalar 100 milyonlarca yılda büyük değişiklikler geçirdi ve zirkonyum ile hafniyum gibi radyoaktif element kalıntıları bugüne dek kanıt sağladı.
Mojzsis’e göre, hayat hızla ve muhtemelen birkaç 100 milyon yılda doğmaya başladı. Yer katmanlarının enerjisiyle temel molekül su ve ilk bakterilerle diğer organik bileşikler doğdu. Bu kabaca, 4.5 milyar yıl önceye işaret ediyor.
Ay’a benzer dünyamız
Mojzsis, “hayat nasıl başladı, bunu insan bilmiyor. Ancak gezegenin ilk oluşum evresinin ilk 100 milyon yılında kabuk bağlamasının ve hayatın doğuşu için koşullar uygun olduğunda bunun pekala hızlı olabileceğini düşünüyoruz…
“Yer’de su yokken, onun Ay gibi kraterlerle delik deşik çok erken evre geçirmiş olduğunu da düşünüyoruz” dedi.
Görülmemiş bir doğum
Dr. Mojzsis, 2001′de yayımladığı bildirilerinde, dünyada 4 milyar 300 milyon yıl önce su bulunduğunu kaydetmişti. Bilim adamlarına göre, okyanuslarla atmosfer tahmin edilenden çok daha erken evrede doğmuş olmalı.
Dr. Mojzsis, “anladığımız kadarıyla dünya ‘patlama’ gibi hızlı bir evreyle doğmuş olmalı ve ilk 100 milyon yılda Yer katmanlarının ilk oluşumu, kıtasal kabuklar doğmuş olmalı” dedi.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
26/5/2008 · Kategori: bilim
Nükleer kaynaşma (füzyon), parçalanmanın tersine çok hafif iki çekirdeği birleştirerek daha ağır bir çekirdek oluşturmak ve bu şekilde açığa çıkan bağ enerjisini kullanmaktır. Ama bunu denetim altında oluşturmak oldukça zor bir iştir. Çünkü çekirdekler pozitif elektrik yükü taşır ve birbirlerine yaklaştırmak istenildiğinde çok şiddetli bir şekilde birbirlerini iterler. Bunların kaynaşmasını sağlamak için aralarındaki itme kuvvetini yenebilecek büyüklükte bir kuvvetin kullanılması gerekmektedir. Gereken bu kinetik enerji (hareket enerjisi), 20-30 milyon derecelik bir sıcaklığa eşdeğerdir.46 Bu olağanüstü bir sıcaklıktır ve kaynaşma tepkimesine girecek maddeyi taşıyacak hiçbir katı malzeme bu sıcaklığa dayanamaz. Yani bu birleşmeyi gerçekleştirecek bir düzenek yeryüzünde yoktur.
Füzyon tepkimeleri Güneş’te her an doğal olarak gerçekleşmektedir. Güneş’ten gelen ısı ve ışık, hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında kaybolan maddenin yerine enerji ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir. Güneş saniyede 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton helyuma çevirir. Kalan 4 milyon ton gaz maddesi de enerjiye dönüşür. Dünyamızdaki canlılık için son derece hayati öneme sahip güneş enerjisini meydana getiren bu müthiş olay milyonlarca yıldır, hiç durmadan devam etmektedir. Bu noktada, şöyle bir soru aklımıza gelebilir. Eğer Güneş’te, saniyede 4 milyon ton kadar büyük bir miktar madde kaybediliyorsa, Güneş’in sonu ne zaman gelecektir?
Güneş saniyede 4 milyon ton, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybetmektedir. Güneş’in, 3 milyar yıldan beri bu hızla enerji ürettiğini varsayarsak, bu süre içinde kaybetmiş olduğu kütle 400.000 milyon kere milyon ton olacaktır ki, bu değer, yine de Güneş’in şimdiki toplam kütlesinin 5000’de biri kadardır. Bu miktar, 3 milyar yılda 5 kg’lık bir taş yığınından 1 gram kum eksilmesi gibidir. Bundan da anlaşılacağı gibi Güneş’in kütlesi öyle büyüktür ki, bu kütlenin tükenmesi çok uzun bir zaman gerektirir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
8/5/2008 · Kategori: bilim
* Bilim alanındaki gelişmeler, buluşlar ve genetik araştırmalar...
- Geride bıraktığınız 2006 yılı içinde belki en önemli gelişmelerden biri de 3.3 milyon yıllık en eski insansıya ait iskeleti konu alan haberdi. İnsanlık tarihine ışık tutan bu iskelet kadar geleceğe doğru umut veren bir gelişme de nükleer füzyon için Fransa’da inşa edilecek
reaktör için atılan tarihi imza oldu. Bilim insanları bu yıl içinde genetik alanında birçok araştırma yaptı, insanın doğasını çözmeye ve hastalıklara çare bulmaya çalıştı.
EN ESKİ İNSANSI İSKELETİ
Bilim insanları, 3.3 milyon yıllık bilinen en eski insansı canlının tepeden tırnağa iskeletini gün ışığına çıkardı. Etiyopya’nın Dikika bölgesinde keşfedilen iskelet, evrim tarihinde maymundan insana geçiş türlerine en güzel örneklerden biri. Bilim insanları, bu iskeletin sahibinin dik yürüdüğünü düşünüyor, buna ek olarak da ataları gibi ağaçtan ağaca zıpladığı da tahmin ediliyor. Araştırmacılar bu canlıya Selam adını verdi.
Selam’ın vücudunun alt kısmının insanı, üst kısmının ise daha çok maymunu andırıyor. Özellikle ayaklar ve dizleri dik yürüyüşe uygun olan Selam’ın kalçası insan omuzları da gorillalara benziyor. Selam’ın boyun, iç kulak, ağız yapısı maymuna benzerken, ağaca tırmanmak için kullandığı parmakları insana göre daha kıvrımlı. Ancak Selam’ın kafatasında beyin için görece büyük bir boşluk bulunması, insansı bir özellik olarak kabul ediliyor.
GENETİK ARAŞTIRMALAR
Genetik araştırmalar artık sürekli gündemin başına oturacak gibi gözüküyor. Gelecek yıllarda bilim insanları hastalıkların çözümü ve insanın doğasını araştırmak için genetik araştırmalara daha fazla öne verecek.
‘Hayatın kitabı’nın şifresi çözüldü
Bilim insanları 1990’lı yıllardan bu yana yürüttükleri çalışmada, 3.141 geni barındıran ve kanser gibi 350 hastalığın nedeni sayılan Kromozom 1’in şifresini çözdü. İnsanın genetik şifresinde yüzde 8’ni oluşturan Kromozom 1’in genetik şifresinin çözülmesiyle elde edilen bilgiler, dünyadaki bilim insanları tarafından kanser, otizm, zihinsel ve diğer hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılacak.
İnsanı düşündüren gen Har1F

Bilim insanları, insan beyninin maymundan daha gelişmiş olmasını sağlayan soyut düşünceye olanak veren HAR1F adlı bir gen saptadı. İnsan beyni kendisine en çok benzeyen primatların üç katından daha büyük. Bilim insanları, HAR1F geninin birkaç milyon yıldır tüm hayvanlarda hiçbir değişime uğramazken, sadece insanda soyut düşünceyi sağlamasının nedenlerini araştırıyor.
İnsanı ‘konuşturan’ gen: MGC8902
İnsanı hayvanlardan ayıran bir diğer özellik de konuşma yetisi. Araştırmacılar, insanlarda, hayvanlara göre çok yüksek oranda bulunan bir genin, lisan ve özfarkındalık gibi zihinsel fonksiyonları oluşturduğunu tahmin ediyor. MGC8902 adlı genin, beynin lisan, bilinç, farkındalık gibi işlevlerinden sorumlu neokorteks bölgesinin ana yapıtaşı olduğu tahmin ediliyor.
Otizm nedeni yeni bir gen bulundu
Paris’teki Pastör Enstitüsü uzmanları, sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan SHANK3 adlı bir genin otizme neden olabileceğini gösterdi. Kanadalı araştırmacılar, birinci tip şeker hastalığının kaynağını bularak farelerde bu hastalığı iyileştirmeyi başardı.
530 milyon yıllık gen yeniden yaratıldı
Bilim insanları denek fareleriyle yapılan bir araştırmada 530 milyon yıllık bir geni, bu genin türevi iki ayrı geni kullanarak laboratuvarda yeniden oluşturdu. Araştırmacılar, mevcut genlerdeki mutasyonlardan geriye doğru giderek, yeni bir farenin solunum ve yüz kaslarını düzenleyen Hox1 orijinal geniyle doğmasını sağladı.
KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI
Bilim insanları, hücre bölünmesi kendiliğinden durmuş insan embriyonundan kök hücre elde ettiklerini açıkladı.
Bilim dünyasında, insan embriyonlarını öldürdüğü için kök hücrenin etik olmadığı tartışmalarına belki de bir son verebilecek olan bu gelişmenin, embriyondan kök hücre elde edilmesinde yeni bir çığır açabileceği belirtiliyor.
Bilim insanları kök hücre dışında bazı özel hücre tipleriyle de klonlama yapılabileceğini varsayıyor. 2006 yılı içinde kök hücre kullanmadan sadece akyuvar hücresinden klonlama yapmayı başarıldı. Başka bir araştırmada da özel bir sinir hücresi tipinin, beyindeki diğer sinir hücrelerinin yerini alabileceği kanıtlandı. Hasarlı beyin dokularını onaracak tedaviler geliştirilmesi için yeni tekniğin, insanlar üzerinde denenmesi gerekiyor.
GÖRME ENGELİ BİRGÜN AŞILACAK
2006’da görme engeli konusunda önemli gelişmeler yaşandı, bilim insanları bir yandan görme yeteneğinin güçlendirilmesi için uğraşırken, bir yandan da görme engelliler için yardımcı cihazlar geliştiriyor.
Kök hücreden retina nakli başarıldı
Görme özürlü farelerde yapılan bir deneyde, retina hücresi nakli sayesinde görme sinirleri aktif hale geldi. Denek farelerinin ışığa karşı duyarlılığının arttığı ve optik sinirlerin beyinle iletişime girdiği belirlendi.
Retinayı uyaran mekanizma
Bilim insanları, retina bozukluğuna karşı ışığa duyarlı retina bölümündeki hücreleri uyaran bir yöntem geliştirdi. Biyonik göz olarak tanımlanan mekanizmada, göz yüzeyine dış etkenlerle uyarılan mikroelektrotlar yerleştiriliyor, veriler bilgisayar aracılığıyla deneğe takılan bu mikroelektrotlara aktarıyor. Mikroelektrotlar, optik sinirlere bilgiyi ileten retina tabakasını uyarıyor.

Görme özürlüler alnıyla görecek
Görme özürlü kişiler için geliştirilen şapka benzeri bir cihaz, alındaki görme sinirlerini uyararak, bakılan nesneleri görselleştirmeye yardım ediyor. Japon uzmanların geliştirdiği ve deneme aşamasındaki görüş şapkası, nesneleri siyah-beyaz görmeye yarıyor.
SOYUT DEĞERLERİN BEYİNDEKİ YERİ
Beynin soyut kavramlarıyla ilgili yeni araştırmalar tanrı ve adalet duygularının varlığını sorguluyor.
Tanrı inancı, aşk ve anaçlıkla ilişkili
Bilim insanları tanrı inancı söz konusu olduğunda, beyinde en faal bölümün ise romantizm ve anaçlıktan sorumlu kaudat nükleus olduğunu gösterdi. Beyinde tanrı inancına özgü bir bölümden ziyade, beynin farklı bölümlerinin eşzamanlı devreye girmesinden kaynaklandığı ortaya çıktı. Bu teze göre, insanın kendinden aşkın bir güce kavuşma dürtüsü için özel bir bölüm yok.
Adalet beyinde başlıyor
Araştırmacılar beyinde, adalet ve hakkaniyet duygusunu yöneten bir odanın insanın kişisel çıkar dürtüsünü bastırdığını belirledi. İnsanların, adalet ve hakkaniyet duygusuna sahip tek hayvan türü olduğu varsayılıyor. Evrim biyolojisi çerçevesinde, adalet ve hakkaniyet duygularının, kişiye üreme veya hayatta kalma gibi salt biyolojik manada direkt bir çıkar sağlamamasına karşın, insanda bu dürtülerin var olduğunu vurgulanıyor.
HAYVAN VE İNSAN HÜCRELERİ DENEYLERDE BİR ARADA
Bilim insanları hayvanlar üzerinde de genetik araştırmalar yapıyor, hayvanlara alınan sonuçlar insanlarla ilgili
gelişmelere örnek teşkil edecek. Deneylerde insan hücrelerinin hayvanlara verilmesi giderek daha çok tartışılıyor. Uzmanlar, Parkinson hastası maymunların beynine insan hücreleri enjekte ediyor. Maymunlarda gözlemlenen değişimlerden, insanlar için bir ilacın yapımında yararlanılacak. ABD’de bir araştırmada, insan embriyonları tavşan yumurtalarına yerleştirildi, Çin’de de özel bir araştırma kliniğinde keçilerin organlarına insandan alınan kan hücreleri verildi.
İngiliz uzmanlar ise, insan DNA’sı ve inek yumurtalarını birleştirerek melez embriyon yaratmak için İngiliz hükümetinden izin aldı. İnsan ve hayvan melezi olacak embriyonlar, kök hücre çalışmalarında değerlendirilecek. Bu embriyonların fazla gelişmemesi için 1 hafta içinde imha edilecekler. Ortaya çıkacak olan embriyon yüzde 99.9 insan olacak, yani bilimsel olarak ‘yarı hayvan yarı insan’ olacak.
HAYVAN KLONLAMA
Hayvan klonlamayla ilgili bir haber komşu İran’dan geldi. İran’da bilim insanları iki kez koyun klonladı. İlk koyun doğumdan 5 dakika sonra solunum problemi nedeniyle ölürken, ikinci denemedeki koyun hayatta kalmayı başardı. Ülkeyi yöneten Şii dini liderler hayvanlarla yapılan klonlama deneylerinin ‘caiz’ olduğunu açıklarken, insanlar üzerinde yapılan deneylere ise karşı çıkıyor. Güney Kore’nin en büyük üniversitelerinden Seul Ulusal Üniversitesi uzmanları, dişi köpeği klonlamayı başardı.
Dünyanın ilk klon kedisi anne oldu
ABD’de ise 2001 yılında klonlama yoluyla dünyaya gelen bir kedi, doğal bir erkek kediden üç yavru doğurdu.
NÜKLEER FÜZYON
İnsanoğlunun yüzyıllık hayali, tükenmez enerji üretme yolunda en büyük adım Uluslararası Termo-Nükleer Füzyon Projesi, Paris’ta yapılan bir törenle imzalandı. Avrupa Birliği, ABD, Rusya, Japonya, Çin, Güney Kore ve Hindistan’ın katılımıyla yaşama geçirilecek olan nükleer füzyon projesi, ilk nükleer füzyonu 2040’ta yapacak. Nükleer füzyon, 1 litre deniz suyundan 1 litre petrole eşdeğer enerji üretibilecek.
Çin, füzyon deneyi gerçekleştirdi
Öte yandan Çinli araştırmacılar, ülkenin ilk füzyon deneyinde plazma üretmeyi başardıklarını açıkladı.

Paris'te yapılan imza törenine Fransa Cumhurbaşkanı Jacwues Chirac da katılmıştı.
NEANDERTALLER
Antropologlar insanın atasıyla akrabalığı olduğu bilinen Neandertallerin genetik haritasını çıkarıyor. Bilim insanları, 38.000 yıllık bir Neandertal’in DNA’larını tek bir kemik üzerinden yeniden yapılandırdı. Araştırmada insan ile Neandertal DNA’sı arasında yüzde 99.9’a varan benzerlik bulundu. Neandertal iskeletleri üzerinde yaptığı araştırmada, insanın atalarıyla Neandertaller’in çiftleştiklerini ortaya çıkardı. Teoriye göre, bugünkü Avrupa halklarında Neandertal atalarından genetik kalıntılar olabilir.(NTV)
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!